Antik Çağ’da Körfez ve Çevresi

Batı Akdeniz’de yer alan Pamfilya Körfezi’ni kuşatan kara coğrafyası Antik Çağ öncesi ve sonrasında bölgeye gelip yerleşen halkların adıyla anılır. Körfezin kuzey ucundan batıya, Fethiye’ye (antik Telmessos) çekilen hayali çizginin güneyinde kalan coğrafya Likya olarak anılır.

Likya sözcüğünün kökeni hakkında çeşitli görüşler vardır: Bunların içinde en çok taraftar bulan görüş, “lux” ışık sözcüğünden geldiğidir; Likya, ışık ülkesi. Işığın tanrısı kabul edilen Apollon’un Likyalı oluşu bu savın önemli dayanaklarından biridir. Homeros, İliada’da Antik Çağ’ın bu yol gösterici ve gizleri aydınlatan tanrısının Likyalı olduğunu yazar. Likya Bölgesi halkı Lukkalar olarak anılır. Herodot, Lukkaların Likya’ya Girit’ten geldiklerini söylerken bu halkın Anadolu’nun yerlisi olduğunu dile getiren görüşler de vardır.

Akdeniz’in Anadolu kıyılarında kayda değer bir ada varlığı yoktur. Tekdüze bir halde uzanan Akdeniz kıyı coğrafyasının bu özelliği, Likya kıyılarından itibaren küçüklü büyüklü koylar halinde uzanan girintili çıkıntılı bir hal alır. Likya’nın bu girintili çıkıntılı kıyıları, batıya doğru ilerledikçe labirent halini alacak olan Ege kıyılarının habercisidir.

Likya Bölgesi üç bölümde ele alınır: Doğu Likya, Merkezi Likya ve Batı Likya.

Doğu Likya’nın önemli kentlerinin başında üç ayrı limana sahip olan Phaselis gelir. Phaselis’in güneyinde bir demirleme yeri olan Olympos ve Finike Koyu’nun doğusunda, Kumluca ilçesi yakınlarında, Antik Çağ’ın dillere destan varsılı Opramoas’ın kenti Rhodiapolis.

Antalya Körfezi’nin doğu kıyısı boyunca, uzunluğu yüz kilometreyi aşan, genişliği yer yer kırk kilometreyi bulan alüvyon ova Antik Çağ’da Pamfilya olarak anılmıştır. Hemen kuzeyinde yükselen Toros Dağları’na sonbahar ve kış boyunca düşen yağışların beslediği çok sayıda akarsuyun suladığı bu verimli düzlük alan, tarihin her devrinde göç alan bir bölge olarak tanınmıştır. Adını da bu özelliğinden alır: “Pamfilya: Her obadan / yerden gelenlerin yurdu.”

Pamfilya’nın doğu ucunda Alanya (Korakesion), batısında ise Antalya (Attaleia) yer alır. Ovanın iki ucundaki bu iki önemli kent arasında Side, Aspendos, Sillyon ve Perge kentleri sıralanır.

Antik Çağ’da Antalya Körfezi Pamfilya Körfezi olarak da anılmıştır. Bu yüzden körfezin batı kıyısında Likya olarak bilinen yarımadanın sınırları içinde olsa da Phaselis’in bir Pamfilya kenti olduğunu savlayan görüşler vardır. Ancak bugün Pamfilya dendiğinde akla, yukarıda sayılan beş büyük kent gelmektedir. Alanya’nın doğusundaki Selinus (Gazipaşa) ise Kilikya bölgesi içinde sayılmaktadır.

Üzerinde Alanya’nın kurulduğu, ele geçirilmesi zor kayalık yarımada, Antik Çağ’da Doğu Akdeniz’de var olduğu bilinen birçok korsan kentinin en ünlüsüdür. M.Ö. 2. yüzyılda, Tryphon adlı korsan, ele geçirilmesi olanaksız olan bu kaya kütlesinin üzerine kale inşa ettirerek burayı bir üs ve sığınak haline getirmiştir.

Tryphon, yerleştiği Korakesion Kalesi’nin yakın ve uzak çevresinde korunaklı kaleler inşa etmiştir. Kentin üzerinde kurulduğu yarımadanın çevresinde, bugün turistik birer ziyaret yeri olan deniz mağaraları, korsanların ticaret gemilerinden yağmaladıkları servetleri ve ele geçirdikleri esirleri saklama amacıyla kullanılmıştır. Kurduğu bölgesel egemenlikle korsan Tryphon, daha da güçlenir; öyle ki eski çağda Suriye ve Anadolu’nun bir bölümüne egemen olarak başkenti Antiocheia (Antakya) olan Seleukos Krallığı’nı tehdit edip darbe yapacak hale gelir. Bölge, korsan egemenliğinden Roma döneminde, ünlü komutan Pompeius tarafından kurtarılır ve çekirdeği Tryphon tarafından inşa edilen ancak daha sonraki korsan liderlerce genişletilen kale yerle bir edilir.

Korakesion, Roma ve daha sonra Bizans egemenliğinin ardından 1221 yılında Selçuklular tarafından ele geçirilir. Bu tarihten sonra, kenti fetheden Alâeddin Keykubat’ın adıyla yani Alâiye olarak anılır ve artık Selçuklu sultanlarının kışlık başkenti olarak kullanılır. Aynı yüzyıl içinde Karamanoğlu Beyliği’nin egemenliğine giren Alâiye ve çevresi, 15. yüzyılın sonlarında Osmanlılar tarafından ele geçirilir ve Cumhuriyet’e kadar öyle kalır.

Alanya, sahip olduğu derin tarih ve doğal değerler açısından salt Anadolu’nun Akdeniz kıyılarında değil, tüm Akdeniz’in önemli bir turizm merkezi haline gelmiştir: Olağanüstü bir çekim merkezi olan Alanya Kalesi, tarihi olaylara ev sahipliği yapmış olan antik kentlere ait kalıntıları, çevrede ele geçen eserlerin sergilendiği zengin müzesi, doğal mağaraları, temiz kumsalları ve doğal çevre içinde hizmet veren restoranların sıralandığı akarsu vadileri.

Alanya’nın merkezi ve yakın çevresindeki bu çekim alanları kadar, her türlü doğa etkinliğine olanak veren arka plandaki dağ coğrafyası, meraklılarına unutulmaz anlar yaşatmayı sürdürür: Olağanüstü manzaralı yollarla ulaşılan yaylalar, yüksek dağ gölleri, üzerlerinden yaz/kış kar eksik olmayan ulu zirveler, hemen her köyün kendisine ait ve yaz aylarını geçirdiği yaylalarda yaşamın parçası olan yayla göçü, koyun/keçi sürüleri, yılkıya bırakılmış at sürüleri.

Pamfilya bölgesinin şaşırtıcı özelliklerinden biri de akarsu bolluğudur. Akarsular yollar için geçiş ve köprü demektir. Pamfilya bölgesinde antik ve sonraki çağlara ait çok sayıda köprünün varlığı, bölgenin üretim gücünün en önemli tanığıdır. Özellikle Alanya ile batıdaki Manavgat ilçeleri arasında denize ulaşan Alara Irmağı üzerinde, Selçuklu ve Karaman dönemi mimarisinin güzel birer örneği olan kuzeydeki Kemer Köprüsü ve daha aşağıdaki Ali Köprüsü yüzyıllardan beri gelene geçene yol vermeyi sürdürür.

Restore edilerek alışveriş ve dinlenme imkânlarıyla hizmet vermeye devam eden Alanya yakınlarındaki ortaçağ hanları, ilginç özellikleriyle ziyaretçilerin ilgisini çekmektedir. Alanya’nın yirmi kilometre batısındaki Konaklı beldesinde, çatısını çevreleyen mazgallarıyla küçük bir kaleyi andıran Şarapsa (Serapsu) Han ve Alara Irmağı’nın doğu kıyısında, kaya kütlesinin üzerindeki Alara Kalesi’nin güneyine inşa edilen Alara Han, ortaçağın yol üstü konaklama yapılarının bölgede yaşayan en iyi örnekleridir.

Alanya’nın gerisinde yükselen Toros Dağları’ndan şelaleler halinde doğan akarsuların denize ulaşmak için doludizgin aktığı vadilerin sunduğu, yeşilden maviye adım başı değişen her rengi gözler önüne seren doğanın içinde, dağlara doğru döne kıvrıla uzayan günümüz yollarına, taş döşeli eski kervan yolları eşlik eder. Yollar sizi, yeşilden maviye gerçek bir renk cümbüşünün içindeki dağ köylerine ve yöreye özgü dağ bitkilerinden hazırlanmış içeceklerin ikram edildiği köy kahvelerine ulaştırır. Alanya’nın doğusunda, Demirtaş beldesinin kuzeyindeki Sapadere ile Gündoğmuş’un Kayabükü köyü yakınlarında Alara Irmağı’nın ana kaynağını oluşturan Uçan (Çündüre) şelaleleri ve yöredeki daha birçok küçük akarsu vadilerinde, yükseklik farkı ile oluşan şelalelerin yarattığı vahşi güzellik, yöreyi ziyaret eden yerli yabancı turistlerin en çok ilgi gösterdiği yerler arasındadır.

Side, Antik Çağ’da salt Pamphylia’nın değil, tüm Akdeniz’in en önemli liman kentidir. Bir yarımada üzerinde kurulmuş olan Side’de; görkemli tiyatro, agora (pazar alanı), anıtsal çeşme, bugün müze olarak kullanılan hamam kalıntıları ile bir bölümü günümüze kalan surlar ve sütunlu cadde varlığını korumaktadır. Yarımadanın güneydoğu ucunda yer alan, çevre düzenlemesi ve birkaç sütunu ayağa kaldırarak restore edilen Apollon Tapınağı çeşitli anma etkinliklerine ev sahipliği yapmaktadır. Ve elbette kente 30 kilometre uzaktan, Melas (Manavgat Irmağı) kaynaklarından su getiren devasa su kemerlerinin bir bölümü varlığını bugün de sürdürmektedir. Kentin simgesi, bastırdıkları paralara ve taşlara kazıdıkları “nar” meyvesidir. Kaynaklar Side Limanı’nın sık sık kum dolmasıyla işlemez hale geldiğini, temizlenmesinin büyük sorun yarattığını yazmaktadır. Öyle ki Antik Çağ’da işi sık sık bozulanlara “senin işin Side limanına döndü” sözü ünlüdür. Side; M.Ö. 4. yüzyılın ikinci yarısında bölgeye giren Büyük İskender’e direnmez ve güçlü kralın istediği her şeyi verir.  Kaynaklar, istekleri kabul edilen İskender’in Aspendos yönüne döndüğünü yazar. Side halkı, ünlü Kartacalı General Hannibal’in, M.Ö. 190’lı yılların başlarında Romalılar adına savaşan Rodoslulara karşı Side önlerinde yaptığı ve kaybettiği deniz savaşını da görmüştür.

Aspendos, pamfilya’nın önemli akarsularından biri olan Eurymedon (Köprüçay) Irmağı’nın, dağlardan kurtulup ovaya indiği yerde; ırmağın batı kıyısında kurulmuştur.

Anadolu’da, M.Ö. 6. yüzyıl ortalarında başlayıp, 4. yüzyıl sonlarına dek süren Pers işgali 5. yüzyıl ortalarına doğru zayıflamaya başlar. Persler; donanmalarını Aspendos önlerinden geçerek birkaç kilometre ötede denize dökülen Eurymedon Irmağı’nın ağzında topladıkları bir sırada, Atina önderliğinde kurulan Delos Birliği donanmasının komutanı Kimon’un baskınına uğrar. Tarihe Eurymedon Savaşı olarak geçen bu deniz ve sonrasında karada süren savaşta Persler yenilmiştir. Persler, sığındıkları Aspendos önlerinde yapılan kara savaşını da kaybedecektir.

Büyük İskender, M.Ö. 330’larda bölgede görünür. Likya üzerinden girdiği Pamfilya’da önce dostluğunu kazanmış olan Perge’ye, ardından Aspendos önlerine gelir. Kaynaklar, İskender’in, at yetiştirmekle ünlü Aspendos’u para ve at vergisine bağladığını yazar. Aspendos sözcüğünün “at” ile ilişkili olduğunu savlayan görüşler de vardır.

Eurymedon Irmağı’nın doğu kıyısında, Türklerin “cirit” adını verdiği atlı spor oyununun oynandığı, “Cirit Alanı” adıyla anılan bir yer vardır. Bu yer adı, bölgede Antik Çağ’da var olduğu bilinen at yetiştiriciliğinin, bölgenin daha sonraki çağlarda yaşayan sakinleri tarafından da devam ettirildiğini göstermektedir. Aspendos ve çevresi, Hellenistik krallıkların egemenliğinin ardından sırasıyla Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı egemenliğini yaşamıştır.

Anadolu’da en çok ziyaret edilen tarihi yerler arasında olan Aspendoslu mimar Zenon tarafından inşa edilen ünlü Aspendos tiyatrosu, tüm dünyada en iyi korunmuş antik tiyatrolar arasında sayılmaktadır. Kentin kurulduğu tepenin doğu yamacındaki tiyatro, geçmişte olduğu gibi günümüzde de kültür etkinliklerinde kullanılmaktadır. Tiyatro binasının kuzeyinde stadion yer alır. Eurymedon üzerindeki Selçuklu köprüsünün, kalıntıları günümüze kadar gelen aynı yerdeki bir Roma köprüsünün temellerine inşa edildiği anlaşılmaktadır. Aspendos’un üzerinde kurulduğu tepede kent agorası, bazilika, anıtsal çeşme gibi kamu yapıları yer alırken akropol tepesinin güneyindeki düzlük alanda hamamlar yer almaktadır. Kentin en fazla ilgi uyandıran kalıntılarından biri de kuzeydeki kaynaklardan su getiren anıtsal boyutlardaki su kemerleridir.

Çevresindeki turistik alışveriş merkezleri, Side ve Perge sahilindeki turistik tesislere yakınlığı, geri plandaki dağlardan doğan Eurymedon Irmağı’nın başta rafting olmak üzere her türlü doğa sporu ve kamp olanakları sunan Milli Park statüsündeki vadileri, Aspendos ve çevresini bölgede en çok tercih edilen yerler arasına sokmuştur.

Perge

Perge, Antalya’ya en yakın Pamfilya kentidir. Antik Çağ’ın saygın tanrıçası Artemis’in kült merkezlerinden biri olan Perge, Kestros (Aksu) ırmağı vasıtasıyla denizle ulaşımı sağlamıştır.

Kutsal Kitap, ilk misyon yolculuğuna çıkan Aziz Paulos ve arkadaşları için “Paphos’tan (Güney Kıbrıs) yelken açarak Pamfilya’nın Perge kentine geldiler” diye yazar. Bu ifade, kentin denizle olan ilişkisini ortaya koymaktadır. Kentin doğu surlarından Kestros Irmağı’na açılan kapının Liman Kapısı adıyla anılması, teknelerin ırmak yoluyla kentin yakınlarına kadar ulaşabiliyor olması ile açıklanır.

M.Ö. 6. yüzyıl ortalarında Perslerin işgaline giren Perge, 4. yüzyıl sonlarına doğru Büyük İskender tarafından ele geçirilmiştir. Kent, M.Ö. 2. yüzyıl başlarında Roma ve bağlaşığı olan Bergama’nın egemenliğine girer. Pamfilya’nın varsıl kenti Perge, 2 ve 3. yüzyıllarda varsıllığını kentin imarına yansıtmıştır. 2. yüzyıl başlarından itibaren kentin sivil ve kamu yapılarında, adına sıkça rastlanan Plancius ailesinin seçkin üyesi, kentteki en yüksek memuriyet olan Artemis ve Tanrıların Anası kültlerinin baş rahibesi Plancia Manga (Büyük Plancia)’dır. Kaynaklar, M.Ö. 1. yüzyıl sonlarında ana vatan İtalya’dan göçen bu ailenin kentin çevresinde geniş topraklar edindiğini yazar. Kaynaklar, ailenin elde ettiği gelirin büyük bölümünü kentin imarı için harcadığını belirtir.

Anadolu’nun önemli arkeolojik değerlerinden biri olan Perge’de, yarım asrı aşan zaman içinde ortaya çıkarılan kent yapıları olağanüstü bir yerleşim alanının varlığını göstermektedir. Çevredeki en büyük tiyatrolardan biri olduğu anlaşılan antik tiyatro, dış yüzü dükkânlarla çevrelenmiş stadion, anıtsal kent kapıları, görkemli agora, hamamlar, sütunlu cadde, stoa, anıtsal çeşmeler ve yakın dönemde ortaya çıkarılan akropol tepesinin batı eteğindeki olağanüstü değerde anıt mezarlar, bölgede konaklayan turistlerin büyük ilgi gösterdiği yerler arasındadır.

Perge’nin yaklaşık 10 kilometre güneyinde Kestros (Aksu) Irmağı’nın denize döküldüğü bölgede inşa edilen çok sayıda konaklama tesisinin çevresinde oluşan modern yaşam alanı ziyaretçilere, bölgenin binlerce yıllık tarihini bir arada görme olanağını sunar.

Sillyon

Sillyon, Aspendos ile Perge arasındaki bir tepenin üzerinde kurulmuştur. Çevresi uçurumlarla çevrili olan Sillyon, denize ve doğudaki Eurymedon ile batıdaki Perge’nin yakınlarından akan Kestros (Aksu) ırmaklarına uzaktır. Kaynaklar, kentin gelişememesini, denizden Perge ve Aspendos kadar faydalanamamasına bağlar.

Pers işgalini gören Sillyon’un İskender tarafından ele geçirilemediğini biliyoruz. Sillyon’da, kentin kurulduğu tepenin batısından başlayan rampanın ilerisindeki kule yapı, rampanın sonundaki giriş kapısı, sarnıç, oturma sıralarının yarısı uçmuş olan tiyatro, odeon gibi yapıların yanında bir bölümü tanımlanmamış çok sayıda yapı kalıntısı varlığını korumaktadır.

Sessiz sakin ve bozulmamış bir antik kenti gezip dolaşmak isteyenler için Sillyon, kolay ulaşılabilir ideal bir yerdir. Sillyon’a yapılacak bir gezi salt antik kenti değil çevresindeki köyleri de gezip görme imkânı sağlaması bakımından önemli bir deneyim olacaktır.

Antalya, Pamfilya’nın en son kurulan kentidir. M.Ö. 190 yılındaki Magnesia Savaşı galipleri olan Roma-Bergama Birliği ile mağlup Seleukoslar arasında yapılan antlaşmaya göre bölgedeki kentlerle teslim koşullarını görüşmek üzere Romalı Komutan Manlius Vulso, yanında Bergama Kralı II. Eumenes’in ileride II. Attalos olarak Bergama tahtına geçecek olan kardeşi olduğu halde bölgeye gelir. Galiplerin temel amacı, Akdeniz’in gözde limanı Side’yi ele geçirmektir ki  bu gerçekleşmez. II. Attalos, M.Ö. 159’da Bergama Kralı olunca ele geçiremediği için hayıflandığı Side’nin yerine bir liman kenti kurmaya karar verir. Ve su kaynağı bol, limanı kum tutmayan, rüzgâra kapalı bugünkü Antalya’da karar kılar. Kente Attalos’un adından, Attaleia adı verilir. Çevresi çok geçmeden surla örülen liman kenti Attaleia hızla gelişmiştir.

Kuruluş ve sonrasına ait eserlerin tamamı limanı kuşatan surların içindedir. Daha sonraki devirlerde sur dışına taşan kentte, kuruluşundan günümüze Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine ait önemli bölümü kullanılır durumda olan çok sayıda özgün eser varlığını sürdürmektedir.

Antalya Körfezi’nin doğusunda Pamphylia, batısında Likya, kuzeyinde ise Torosların Akdeniz’i gören yamaçlarından itibaren Pisidia yer alır. Pamphylia limanlarından çıkarak Anadolu içlerine yönelen yollar, derinliği yüz kilometreyi aşan Pisidia coğrafyasını kat etmek durumundadır. Pisidia kentleri, birkaç istisna dışında bu yolların üzerinde ya da yakın çevresinde kurulmuştur.

Likya ve Pamfilya’nın Antalya Körfezi çevresinde kıyısı vardır.  Buna karşılık körfezi gören dağlara egemen durumdakiPisidya’nın denize kıyısı yoktur. Pisidya kentlerinin bir bölümü, örneğin Termessos kıyıya oldukça yakın olmasına karşın Pisidya’nın Toroslar’da ve gerisindeki Göller Bölgesi’nde yer alan ana gövdesi denizi görmez.

Antalya’nın kuzeyinde, Pisidya’yı da içine alan bu coğrafyanın “Göller Bölgesi” olarak anılmasının nedeni Beyşehir, Eğirdir, Burdur ve Salda gibi görece büyük göllerin yanında çok sayıda küçük göl varlığına sahip olmasıdır.

Mağaradan çıkan insanoğlunun, Anadolu’daki ilk toprak macerası bu göllerin çevresinde başlamıştır. Pisidya’nın dillere destan varsıllığında ve bunun çevresinde şekillenen oldukça hareketli tarihinde, sahip olduğu bu göl(su) varlığının yeri büyüktür. Neolitik çağdan buluntu veren Hacılar Höyük’ün Burdur Gölü’nün yakın çevresinde olması rastlantı değildir.

Körfezi kuşatan Toros Dağları’nın, kuzeydeki Pisidya’yı güneydeki Likya ve Pamfilya’dan ayıran değil, birleştiren bir özelliğe sahip olması ilginçtir. Bu; Torosların, tarihin kadim çağlarından bu yana her iki bölgede yaşayan halklar tarafından ortak üretim ve yaşam alanı olarak kullanılmış olması ile açıklanabilen bir durumdur. Torosların ortak kullanımı günümüzde de sürer.

Bin yıldan bu yana aralıklarla bölgeye gelen göçebe Türkmen boyları; sürülerini otlatmak için kıyıları kışlak, dağları yaylak edinmiştir. Zaman geldi, kimisi yaylak çevresinde, kimisi kışlak çevresinde köyleşti. İşte bu yüzden Isparta’nın Yenişarbademli’sini, Şarkikaraağacı’nı, Aksu’yu, Yalvaç’ını, Gelendost’u, Eğirdir’i Antalya’nın Serik ve Aksu ilçelerinden; Burdur’un Kemer’ini, Bucak’ını, Gölhisar’ını, Dirmil’ini, Çavdır’ını, Tefenni’sini Antalya’nın, Korkuteli’sinden, Döşemealtı’dan, Kepez’den ayırmak mümkün değildir.

Belki daha da ilginç olan; bunun tarihin en eski çağlarından günümüze, böylece yaşanıp gelmiş olmasıdır. Yolların, üzerinde mal ve insan taşımanın ötesinde bir anlamı olduğu unutulmamalıdır. Antalya Körfezi olarak anılan kıyılardaki limanlarda yüklenip boşalan malları taşıyan yollar, bugün olduğu gibi dün de dağlardan geçip giden mal ve insanla birlikte kültürü de taşımıştır.  Yol; mal olduğu kadar, egemenliktir, umuttur, haberdir, kavuşmadır. Bu anlamda yol kültürdür. Yollar, birbirine akraba olmayan kültürleri bile tanıdık bildik kılar.

Antalya Körfezi çevresi ile Göller Bölgesi aynı üretim ve yaşam havzasının birbirini her bakımdan tamamlayan iki ayrı parçasıdır. Göller Bölgesi, tarihi süreçte bir yandan kendi özgün uygarlığını geliştirirken, Antalya Körfezi’nin çevresinde yeşeren uygarlığın da salt coğrafi değil, belki bundan daha önemlisi üretim ve kültür eşiği olma işlevi görmüştür.

Antik Pisidya ile örtüşen Göller Bölgesi coğrafyasının; kuzeyde İç ve Batı Anadolu’ya açılan, ana yolların kavşağındakiAntiocheia(Yalvaç), doğuda Pamfilya’ya açılan Sagalassos (Ağlasun) ve batıda, Likya limanlarına aralanan Kibyra(Gölhisar) olmak üzere “kapı”niteliğinde üç kenti vardır. Bu üç kentin temel özelliği, alabildiğine geniş ve verimli tarım alanlarına sahip olmasıdır.

Antiocheia, Anadolu’yu doğudan batıya kat eden yolların kavşağında olmasının yanında çevresindeki zengin tarım topraklarına hâkimdir. Pamphylia limanlarından çıkarak kuzeye uzanan ana yolun üzerindeki Sagalassos, arkasında yükselen Akdağ’ın öte yüzünde Eğirdir önlerinin ve güneydeki verimli toprakların sahibi olmuştur. Kibyra ise bugün Gölhisar’dan Burdur önlerine uzanan, yüzeyi göllerle kaplı inanılmaz üretim gücüyle tanınan Kibyratis’in merkezi konumunda bulunmuştur.

Gölhisar ilçesinden birkaç kilometre uzaklıktaki Kibyra, bugün olduğu gibi dün de yolların kavşak noktası olmuştur. Pamfilya’nın doğudaki limanı Korakesion’dan (Alanya) çıkıp batıya, Efes’e uzanan yol Kibyra’dan geçiyordu. Öte yandan bölgenin güneybatısındaki Likya limanları, Myra (Demre) önündeki Andriake ve daha batıdaki Patara varlıklarını büyük ölçüde Kibyratis’in dillere destan hububat üretiminin Roma’ya buralardan sevk edilmesine borçludur.

Kibyra’da ortaya çıkarılan eserler kentin olağandışı varsıllığını gözler önüne sermektedir. Kent Meclisi’nin toplantı binası olan Bouleuterion’nun zemininde ortaya çıkarılan benzersiz Medusa Mozaiği büyüleyicidir. Yine mozaik kaplı cadde, iki yüz metre uzunluğundaki stadion ve tiyatro binaları Kibyra’nın yakın gelecekte salt bölgede değil, tüm Anadolu’da en çok ziyaretçi çeken yerlerden biri olacağını haber vermektedir.

Bir yerin varsıl ya da yoksul oluşu, o yerin üretim gücüyle açıklanabilir. Kaynaklar, verimli Kibyratis’te yerli beylerin ve saygın Romalıların geniş arazilerinin olduğunu söyler. Kibyra’nın kazılarla ortaya çıkan olağanüstü değerlerini, bölgenin üretim gücünün yarattığı varsıllığın sahibi olan o yerli, yabancı Kibyralılar yaratmıştır.

Termessos, denize en yakın Pisidya kentidir. Antalya’nın otuz kilometre kuzey batısında, iki kaya kütlesi arasında kurulmuş olan kent, Büyük İskender’e teslim olmamasıyla ünlüdür. Kuruluş yerinin zor ulaşılır olması nedeniyle günümüze kadar büyük yıkıma uğramadan gelen kalıntılar Termessos’un yüksek bir ekonomik güce sahip olduğunu kanıtlamaktadır. Kentin olağanüstü varsıllığında, körfezde yer alan liman kentlerini Batı Anadolu’ya, Efes’e bağlayan antik yolun sağladığı gelirin büyük payı olduğu açıktır. Bu yolun izleri, kentin kuzeyindeki Yenice Boğazı olarak anılan vadinin güney ucunda sınırlı da olsa varlığını korumaktadır.

Termessos

Antik Çağ tarihçisi Arrianos, kentin olağanüstü sarp coğrafyasını ve yol ile ilişkisini şöyle anlatır: “Yerleşme çok yüksekteydi ve her yanda sarp uçurumlarla çevrelenmişti, boğazdan gelen yol da zorludur. Dağ, kentten başlayarak yola kadar alçalır. Karşısında onun kadar dik bir dağ daha vardır. İkisi yol üzerinde bir geçit oluşturur; öyle ki savunmadaki bir avuç asker bile, içeriye girilmesini engelleyebilir.”

Termessos, tarihte ender rastlanan bir olayın geçtiği yer olmasıyla da ünlüdür: İskender’in ölümünden sonra, ülkeyi paylaşan generaller arasında bitmez tükenmez çatışmalar baş gösterir. İskender’in üvey kardeşi olan ve Anadolu’yu ele geçirmeye çalışan Antigonos ile komutan Alketas arasında çıkan savaşta Alketas yenilir ve Termessos’a sığınır. Antigonos,  kenti kuşatır. Kentin yaşlıları, Alketas’ın, Antigonos’a “teslim edilmesi gerektiğini” söylerken  gençler “sığınmış birinin teslim edilemeyeceğini” belirterek karşı çıkar. Antigonos ile gizlice anlaşan yaşlılar, gençleri hileyle kentten uzaklaştırır. Gençlerin desteğinden yoksun kalan Alketas, intihar eder ve cesedi Antigonos’a teslim edilir.

Kaynaklar, Antigonos’un Alketas’ın cesedine günlerce olmadık işkenceler yaptıktan sonra çekip gittiğini yazar. Talihsiz Alketas’a ait mezar, Termessos’un en çok ziyaret edilen yerleri arasındadır. Surlar, agora, tiyatro, odeon, tapınaklar, sarnıçlar, gimnasyum ve çok sayıda lahit kalıntısı ile gerçek bir açık hava müzesi durumunda olan Termessos; Antalya çevresinde en ilginç yerler arasındadır.

Kremna, Pisidya’nın en kolay ulaşılabilen kentlerinden biridir. Antalya’nın kuzeyinde, Burdur’un Bucak ilçesinin 15 kilometre doğusunda Çamlık (Girme) köyü sınırları içindedir. Pamfilya’dan sonra kuzeye yönelen İskender’in yolu üzerindeki Kremna, istilacılara karşı uzun süre direnir ve fakat sonunda yenilir. Adı Grekçe uçurum anlamına gelen Kremna’nın kuzey, doğu ve güneyi derin uçurumlarla, batısı ise bir surla çevrilidir. İskender, askerlerini batıdaki bu sur duvarının önüne toprak yığdırarak oluşturduğu rampadan kente sokar.  Kaynaklar, Kremna’yı ele geçiren galip kralın kentte ağır tahribat yaptığını yazar.

Daha sonraki yüzyıllarda birçok kez saldırıya uğrayan Kremna, İskender’den yaklaşık yarım asır sonra İsauryalı eşkıya şefi Lydius’un, iki yüz elli yıl sonra da Galat Kralı Amyntas’ın eline geçer. Gariptir, kent ikisine de yar olmaz; Lydius Kremna’da, Amyntas ise oralarda bir yerde öldürülür. Kentin üzerinde kurulduğu at nalı biçimindeki kaya kütlesinin doğu ucunun denizden yüksekliği 1200 metredir. Kremna, ziyaretçilerine Kestros (Aksu) Irmağı üzerindeki baraj göllerini ve gerideki dağlardan oluşan görkemli bir manzarayı ve eğer hava poyrazlı ise  ötelerde, çok ötelerdeki Akdeniz’i izleme fırsatını sunar.


Sagalassos

Sagalossos (Ağlasun), Antalya’nın kuzeyinde, Antalya Körfezi’ni Isparta üzerinden İç Anadolu’ya bağlayan ana yol üzerinde kurulmuş önemli bir Pisidya kentidir. Gordion yolu üzerindeki Sagalassos, İskender tarafından uzun bir kuşatmadan sonra ele geçirilmiş ve ağır biçimde tahrip edilmiştir. Bu acı hatıranın, yaşandığı tarihten birkaç asır sonra basılan sikkelere kazınması, işgalin kent halkı üzerinde yarattığı etkinin ne denli büyük olduğunun kanıtı olarak yorumlanır.

Bu Pisidya kentinde son yıllarda sürdürülen kazılarla ortaya çıkarılan yapılar büyük ilgi uyandırmıştır. Yapılan yenileme çalışmasıyla yeniden su akıtılan, kentin varsıl ailesi Antoninler’e ait Antik Çağ Çeşmesi ve kütüphane binası ziyaretçileri etkilemeyi  sürdürür. Sagalassos’ta; tiyatro, iki agora, Dionysos Tapınağı ve yakın zamanda gün yüzüne çıkarılan ana cadde, kentin görkemli geçmişini gözler önüne sermiştir.

Bütün bunların yanında Sagalassos, sahip olduğu olağanüstü manzarasıyla görülmesi gereken yerler arasında olmayı hak eder. Antik kente tırmanan yolun içinden geçtiği Ağlasun’da, kent meydanındaki yaşlı çınar ağacının gölgesinde yörede yetişen bitkilerden demlenen çayları yudumlamak, kaynak sularda yetiştirilen alabalığın ve yöresel yemeklerin doğal ortamlarda servis edildiği kır restoranlarında yemek yemek özel bir ayrıcalıktır.

Selge (Zerk), Side’nin kuzeybatısında, Eurymedon (Köprüçay) Irmağı’nın batı yükseğinde yer alır ve diğer Pisidya kentlerinin aksine ana yolların üzerinde değildir. Kentin bu özelliği bölgenin yaşadığı önemli istilalardan zarar görmemesini sağlamıştır. Kaynaklar, Selgelilerin bölgeye yaptığı sefer sırasında İskender’e kılavuzluk yaparak dostluğunu kazandığını yazar. Bununla birlikte Selge’nin, M.Ö. 3. yüzyıl sonlarında komşu kent Pednelissos (Kozan) ile süregelen çatışma sonunda, Anadolu’nun egemeni olan Hellenistik Seleukos Krallığı güçlerine yenildiği ve ağır vergi vermek zorunda kaldığı bilinmektedir.

Selge

Selge’nin, Eurymedon Irmağı’nın doğu kıyısındaki liman kenti Side’ye ulaşımını sağlayan Roma köprüleri olan Oluk Köprü ve ırmağın batısındaki derin Gökçesu kanyonu üzerindeki Büğrüm Köprü’den sonra kuzeye tırmanan olağanüstü büyüklükte taş bloklarla inşa edilmiş antik yol, günümüz karayoluna eşlik eder.

Kalıntılar, üç ayrı tepe üzerinde kurulu kentin çok sayıda kulenin yer aldığı bir surla çevrili olduğunu gösterir. Oturma sıralarının önemli bir bölümü kayaya oyulmuş tiyatro, stadion, agora, sarnıçlar ve diğer kalıntıların yer aldığı üç tepenin tam ortasında bulunan stoa ve nekropol alanı görülebilecek yerlerdendir.

Selge’nin kurulduğu yükseltinin doğu eteklerinden akarak denize ulaşan Eurymedon Irmağı üzerinde bozulmamış doğal çevre içinde yapılan başta rafting sporu olmak üzere, otantik Toros köy yaşamını tanıma olanağı veren doğa yürüyüşleri, Milli Park statüsündeki çevrenin bitki ve hayvan varlığını tanıma olanağını verir. Öte yandan ırmağın iki yakasında sıralı tesislerde doğal ortamlarında yetiştirilen alabalık ve yöreye özgü tatlar sunan lokantalar, ziyaretçilerine başka yerde elde edemeyecekleri olanaklar sunar.

Antiocheia (Yalvaç), Pisidya bölgesinde, önem sıralamasında önceliği olan kent özelliğine sahiptir. İskender sonrasında Anadolu ve Suriye’ye egemen olan Hellenistik Seleukos Krallığı döneminde, M.Ö. 3. yüzyıl sonlarında kurulduğu kabul edilen kent, bugün ziyaret eden ve hayranlık uyandıran kimliğine Roma döneminde kavuşmuştur.


Men Tapınağı

Antik Çağ’ın Antiocheiası, bugünün Yalvaç’ı, Antalya merkezli turizm havzasının önemli destinasyonlarının başında gelir. Sahip olduğu doğal ve tarihsel çevresi, Hıristiyanlık tarihi açısından tartışılmaz önemi, antik kent kazılarında bulunan olağanüstü değerdeki eserlerin sergilendiği modern müzesi, bozulmamış kültürel birikimi, iyi korunmuş kent dokusu, Yalvaç ve çevresinin gezilip görülmesi gereken yerler arasında ayrıcalıklı bir yer edinmesini sağlamıştır.

Çok sayıda kentin yer aldığı geniş Pisidya coğrafyası ve özellikle de yukarıda ele alınan kentler, Antalya merkezli turizm havzasının ayrılmaz parçasıdır.


Yalvaç

M.Ö. 1. yüzyıl sonlarında Roma kolonisi olan kent, bu statüsünü iki yüzyıl boyunca korumuştur. Kaynaklar, Pisidya kentleri içinde en fazla Romalılaşan yerleşim yeri olduğunu belirttikleri Antiocheia’da resmi dil Latincenin yanında Grekçe de konuşulduğunu yazar. Anadolu’yu kuzey-güney, doğu-batı ekseninde kat eden ticaret yollarının kavşak noktasındaki Antiocheia’nın bu konumu onun uzak ya da yakın tüm kültürlerle ilişki içinde olmasını sağlamıştır. Augustus döneminde, Toroslar’da yaşayan dağlı halkları denetim altına almak için inşa edilen Via Sebaste yol ağının köşe noktası Antiocheia’dır. Buradan güneye sarkan yollar körfezin iki yakasındaki limanlara, oradan deniz aşırı yerlere uzanır.

Antiocheia’nın Hıristiyanlık tarihinde tartışılmaz bir yeri vardır. Aziz Paulos, Kıbrıs’tan çıktığı ilk misyon yolculuğunu bu kente yapmıştı. Konu Kutsal Kitap’ta şöyle yer alır:  “Paulos ve arkadaşları(Yuhanna ve Barnabas) Paphos’tan (Güney Kıbrıs) yelken açıp Pamfilya’nın Perge’sine geldi, Yuhanna onlardan ayrılıp Yeruşalim’e (Kudüs) döndü. Onlar da Perge’den Pisidya Antiocheia’sına geldi ve Sept günü havraya geçip oturdu.”

Hıristiyanlığın yayıldığı sonraki yüzyıllarda inşa edilerek Aziz Paulos’a adanan kilise, son yıllarda gerçekleştirilen kazılarla ortaya çıkarılmıştır. Kentin, Aziz’in ziyaretiyle başlayan ve erken Hıristiyanlık döneminde gelişerek süren kutsal merkez olma özelliği, Bizans döneminde de devam etmiştir.

Antiocheia’da sürmekte olan kazılarda ortaya çıkarılan tiyatro, kent içi antik yol dokusu, hamam, anıtsal çeşme, Augustus Mabedi, kente su taşıyan görkemli su kemerleri, bazilika ve kenti kuşatan olağanüstü mimari değerdeki surlar görülmeye değerdir.

Antiokheia’nın birkaç kilometre güneydoğusundaki Gemen Korusu Tepesi’nde, Anadolu’daki ay kültünün tanrısı sayılan, güçsüzlerin ve yoksulların koruyucusu olan, mistik gücü temsil eden Men’e adanmış bir kutsal alan yer alır. Gemen Korusu Tepesi, ziyaretçilerine ay kültünün dünyadaki en önemli mabetlerinden biri olan Men Tapınağı’nı görme olanağı sağladığı kadar Anadolu’nun en büyük gölleri arasında yer alan Eğirdir ve Beyşehir göllerini aynı karede, özellikle de günbatımı ortamında seyretme ayrıcalığını tattırır.

Dil »